14 Şubat 2013 Perşembe

Durma Keşfet!

KAÇKARLAR YOLCULUK :
İstanbul'dan Erzurum'a bir buçuk günlük tren yolculuğu... Buz gibi dere ve kampta pişirilen pizza... Üç bin dört yüz metrede oynayan çocuklar... Dağcı Haldun Aydıngün ve arkadaşları, ikisi on bir, biri dört yaşındaki çocuklarıyla Kaçkarlar'ı geçti. Haldun Aydıngün, ilk kez 1980'de keşfettiği, yaklaşık 3 bin 400 metredeki göle ilk kampını üç yıl sonraki gelişinde kurmuştu. Yıllar sonra, kızı ve arkadaşlarıyla birlikte tekrar kamp kurdukları göle, haritada görünmediği için "İsimsiz Göl" adını verdiler .Doğaya gidip az buçuk macera tatmaya çalışan bizim yaş insanlar hep tatsız bir ikilem içinde kalırlar. Macera mı yaşayayım, yoksa çocuğumla birlikte mi olayım? İnsanın canı her ikisini de çeker, ama günlük hayhuy içinde ne birine, ne de diğerine yeterince ve de keyfince vakit ayırabilir. Alışkanlığınız yoksa, basit bir kamptaki en temel işler bile çok vakit alabiliyor. Olgunlar Yaylası'nda, Pelin ve Babası İzzet Güven çadırlarının başında yemeklerini ve hazırlıklarını organize etmeye çalışıyorlar .Kaçkarlar'ı hedef alan Tatil ekibinin de bulunduğu katar, Fırat boyunca ilerliyor Üç yıl kadar önce bu soruna bir çözüm bulmak amacıyla bizim, yaşları 10'a yaklaşan bücürleri de kapsayan bir karar alıp önce Uludağ'da basit bir kamp yaparak işe giriştik. Evvelki sene ise hem bizimkiler biraz daha palazlanmıştı hem de dağda ve kampta olmaktan müthiş keyif almalarından cesaretlenmiştik. İki tane Bolu Kartalkaya kamplı yürüyüşü ardından bu tür insanların birbirleriyle rahat haberleşip, yeni geziler organize etmelerini kolaylaştırmak için dostum Oral Ülkümen, bir elektronik mektup listesi oluşturdu. Aslında gruptaki hemen herkes yirmi yıl önce dağcılıkla ya da mağaracılıkla uğraşmış ve birbirlerini tanıyan insanlardı.Zeynep yemekli vagonda çok az sayıda çeşit bulunan mönüyü (dehşet içinde) inceliyor. Günün ilerleyen saatlerinde mönüyle ve yemeklerle arası çok daha iyi oldu .Olgunlar Yaylası'ndaki kamp yerinde bir de pansiyon (beyaz iki katlı yapı) var. Buradaki dükkânda dağcıların ihtiyaç duyabileceği pek çok eşya satılıyor. Bu kış sonu listeye 'Ben kızımla Kaçkarlar'ı yürümeye gidiyorum' diye mektup attığımda, 'gelmek isteyen lütfen bana yazsın' demeyi de ihmal etmedim. İlgi inanılmaz oldu. Hele trenle Erzurum'a kadar gidileceğini duyanların kanı bir başka kaynamıştı. Herkes katılmak istiyordu. Eski deneyimlerime göre bunların % 25'i bile gelmez, sonunda vazgeçerler dedim. Gerçekten de öyle oldu ama gene de 18 kişiyi bulduk.Zirveye çıkış sırasında ekip, Deniz Gölü yakınlarında emin adımlarla ilerliyor. Yükseklik birazdan etkisini gösterecek ve ekip, yavaş yavaş ayrışmaya başlayacak. Ekip, 3 bin 937 metre yüksekliğindeki Kaçkar zirvesinde, onlardan az önce zirve yapan yaşlı bir Fransız grubuyla karşılaştı. İnsan, yılın en büyük gezisine giderken doğal olarak beklentileri biraz fazla oluyor ve 'onu da yapayım, bunu da yapayım' ruh haline bürünüyor. Kızımla biraz doğa ve macera yaşamanın ötesinde başka amaçlarım da vardı; daha önce hiç görmedikleri yerlere gidip bir şeyler öğrenmelerini, kendi dar çevrelerinin dışında da bir dünya olduğunu az buçuk fark etmelerini istiyordum. Ekip Yusufeli'den Altıparmak köyüne giderken, yol kenarında küçük bir çağlayan görünce, minibüsü kendilerinin tuttuğunu hatırlayıp biraz dinlenmek için mola verdi. Yola çıkışımızın üzerinden daha iki dakika geçmemişti ki kızım Bengi ve yaşıtı Pelin gezimizin ilk ve en ciddi sorunuyla karşıma dikildiler: 'Bütün dondurmaları eritmişler!' Kaşla göz arasında bitişikteki yemek vagonuna gitmişler, markalı dondurmalardan olup olmadığını sormuşlar ve nasıl bir hata yapıldıysa, yeni alınan bütün bir partinin 40 dereceye yaklaşan mevsim normallerinin üzerindeki sıcaklıkta eriyip telef olduğunu öğrenmişlerdi. İlk bulduğum yerde onlara dondurma alacağıma söz verip bu darbeyi savuşturdum.Hemen söyleyeyim, Türkiye'nin en uzun hattına, yazın en sıcak günlerinde çıkmıştık (kısacası daha kötüsü olamazdı) ama bu haliyle bile tren yolculuğu inanılmaz keyifliydi. Çocuklar dış dünyaya kendileri bir güzel kapayıp, ele geçirdikleri bir kompartımanda gezinin üçüncü küçüğü Selena'nın oyuncaklarının tadını çıkarırken biz büyükler komşu vagona doluştuk. Gezimizin en küçük yolcusu Selena dört yaşında. Bana sorulsa böyle bir tura gelmek için en gayri-optimum yaşta. Sırtta sepet gibi taşınmak için fazla büyük, bütün dağı yürümek için ise fazla küçük. Ancak babası Gürsel geçen sene girip başarıyla bitirdiği 'Eco-Challenge' yarışından güç alarak, bir de gene iyi bir doğa sporcusu olan eşi Sena'ya da güvenerek 'Yok ağbi, biz sırtta taşırız' demişti. Pelin ve Bengi, Dilberdüzü kampında sohbet ederlerken arkadaki 3 bin 500 metreyi geçen sırtlar, bulutlar ve çağlayanların yarattığı gerçeküstü hava "inanılır gibi değil"di Akşamın kızıl ışığında, yani tren kalktıktan 10 saat sonra Ankara'ya vardık. Tam o sırada eşim arayıp 'Hahahay! Daha orada mısınız' deyip moral verdi. Günümüz ayrılıkları da böyle bir şey işte! Baktık deneyimli yolcular kendini dışarı atıyor, biz de onlara uyup 1970'ler usulü izdiham yaşanan küçük bir büfenin önüne yığılıp su aldık, dondurma sorduk. Dondurmanın olmadığını öğrendik. İlk fırsatta dondurma alınacağına dair sözümüzü yeniledik. Kaşları ters 'V'ye dönen bir kızla vagona döndük. Tren yarım saat sonra hareket ettiğinde, lokomotif elektrikliden dizele dönmüş, tüm personel de değişmişti. Yemek vagonunda gene aynı tip gülümsemeli, babacan ve büyük ihtimalle de aynı felsefe okulundan başka bir garson vardı. Akşam günün son ışıklarında yıllardır en büyük hayalim olan bir işi gerçekleştirdik. Yemekli vagonda akşam keyfi yapmak. O kadar hoştu ki sırf bunun için bile trene binilebilir. Düşünsenize millet dünyanın parasını verip dönen restoran yaptırıyor, biz ise giden restorandaydık. O sırada kızım da yanımda bilmem kaçıncı mercimek çorbasını kaşıklamakla meşguldü. Tanrı'nın gazabı gibi yemek seçen bir çocuğu böyle bir yolculuğun yoklukları içinde terbiye edeceğimi umarken, şimdilik yırtmış olduğunu görüyor ve 'Olsun! ben ona Erzurum'da cağ kebabını dayamazsam' diye yeminler ediyordum. Pazar akşamı Erzurum'a indik. Gardan dışarı adımımızı attık ki Bengi'nin neşeli çığlığıyla yerimizden hopladık. 'Baba! Bak, Burger King.' Evet dediği aynen doğruydu. Karşımızda adı geçen markanın restoranı duruyordu ve bu gece nereye gideceğimiz de az çok kesinleşmişti. Kızım da sonunda doğunun gerçekleriyle, yani diğer Türkiye ile yüzleşmeye başlamıştı.Sonradan karar verdiklerinden trende yer bulamadıkları için aramıza burada katılanlarla birlikte 13 kişi ertesi sabah tuttuğumuz minibüsle Yusufeli üzerinden yolun en son ulaştığı nokta Olgunlar Yaylası'na gittik. Orada beş kişi daha eklendi ve toplam 18'i bulduk. Selena, babası Gürsel'in sırtındaki yerini almış. Gürsel Eco-Challenge gibi çok büyük dayanıklılık gerektiren yarışmalara katılmış ve başarıyla bitirmiş bir sporcu. Hoş geldiniz Alp Dağları 1800! Köylüler küçük ve itinalı pansiyonlar açmaya, dağcılara katır sağlamaya ve zirveye kadar götüren dağ rehberleri oluşturmaya başlamışlar. Buralarda olacakların en kötüsü olmadığı hissine kapıldım. Bengi ile Pelin de buzağıların peşinde oradan oraya koşturuyorlar. Akşam, tacir tacir gülümseyen bir beyle katır pazarlığı yapıldı. Dolar bazındaki fiyatları duyunca hem çok geldiği, hem de nedense kahramanlık damarım tuttuğu için olsa gerek, kendi yükümüzü kendim taşımaya karar verdim. Gürsel'lerin böyle bir seçeneği yoktu. Onlar ve birkaç kişi daha anlaştılar. Ertesi sabah 09:30'da Pelin, babası İzzet Güven ben ve Bengi yola düştük. Akşam saat dört gibi biz baba kız Dilberdüzü denen kamp yerine en son vardık. 2 bin 800 metre civarındaydık ve küçükler hayatlarında ilk kez bu kadar yükseğe çıkıyorlardı. Acaba kötü etkilenirler mi diye endişelenirken son derece keyifli vakit geçirdik. Güneş iyice kaçmadan buz gibi dereye girdik, kalabalık kampta çocuklar rahat rahat oynadılar. En ağırlarından başlayarak yemekler pişirdik. Hatta bugünkü başarısı şerefine kızıma pizza bile yaptım. Yemek konusundaki terbiyesi başka bir bahara kalmıştı!1 Ağustos Çarşamba gezinin en zor günü oldu. Öncelikle katırcılar bu sefer gelmedi ve biz 3 bin 400 metreyi aşan bir geçitten geçip 3 bin 380 metreye kamp taşıdık. Pelin kendi yaş grubu yarışlarında derece alan sıkı bir yüzücü olarak sorunsuz kendini ve küçük çantasını taşıdı. Ben dağı iki kez çıktım. Önce kendi çantamı yüz metre çıkarıyor, geri inip Bengi'ninkini ve fotoğraf çantamı sırtlanıyor, kızımın da elinden tutup bir tur gidiyordum. Onları bırakıp kendi çantama dönüyordum. Bir şikâyetim yoktu. Bu şekilde Bengi de uzun uzun oturup soluklanabiliyordu. Selena'nın, daha doğrusu babası Gürsel?in durumu ise biraz karışmıştı. Küçük kız bir müddet kendi yürüdü. Ancak yanlarında kutu sütler, oyuncaklar ve bin türlü çocuk ıvır zıvırı ile zaten yükleri ağır olan ailenin durumu, Selena bir yerde oturup kalınca biraz vahimleşti. Ekipten herkes yüklerin bir bölümünü paylaşmaya başladı. Bu da yetmeyince benim yaptığım gibi çift gidişli taşımaya geçildi. Sonunda rüya gibi bir yer olan Deniz Gölü kıyısına ulaştık. Ancak dağın her tarafını dolduran İsrailliler buradaki az sayıda çadır yerini de bizden önce işgal etmişlerdi. Olsun! Biz de zaten böyle olacağını tahmin edip güneydeki başka bir gölün kıyısındaki geniş alanı seçmiştik. Haritada ismi yazılı olmayan, bu nedenle 'İsimsiz Göl' diye ad verdiğimiz yere vardık ve ilk kararımızı açıkladık: Pelin ile Bengi zirve çıkışına katılmayacaklar. Kendi yaşlarına göre yeterince sıkı bir iş başarmışlardı. Bir de kahraman olmaları gerekmiyordu. İzzet de kampta kalmayı istedi. Selena, annesi ve birkaç kişi daha kampı tercih ettiler. Perşembe günü zirveye koşturup döndük. Cuma günü önümüzde kısa bir yürüyüş vardı. 18 yıl öncesinden hatırladığım rahat bir geçidi aşıp kuzeye, Kavran Vadisi'ne geçecektik. Yanlış hatırlıyormuşum. Ya da hiç hatırlamadım ve ekibi başka bir geçitler silsilesinden geçirip, aslında aynı noktaya çıkardım. Ama hepimiz toptan perişan olduk. Artık kuzeydeydik. Günlerdir sırtların ardında dekorasyon elemanı gibi duran beyaz, pamuk bulutların içindeydik. Görüş mesafesi 100 metre civarındaydı ve gecenin gelişiyle birlikte 3 bin metrede zorunlu kampladık. Yanımızda fazla içme suyu kalmamıştı. Kalan tek bardağı Bengi'ye ayırıp, çadırın içinde anorağımı yalarken Kuvvet uzakta bir yerde pınar bulduğunu bağırdı. Yağmur deli gibi yağıyordu. Yıldırımlar gümbürdüyordu. Bengi huzurlu bir uykuya daldı. Cumartesi günü, yaptığımız planın epey gerisinde kaldığımızdan, bir de buralarda açık hava vesikaya bağlı bulunduğundan altı gibi herkesi kaldırıp, yola düştük. Kahvaltımızı da Derebaşı Gölü?nün yanında yaptık. İki saat sonra da Yukarı Kavran'a vardık. Yukarı Kavran'ı en son 18 yıl önce görmüştüm. Yere yakın, birkaç ağaç ev hatırımda kalmış. İnanılmaz büyüklükte bir dağ başı kasabasıyla karşılaştık. Büyükçe bir kafede oturup etrafta olan biteni anlamaya çalışırken yolculuğun böyle bir anda bitivermesinden de şaşkındık. En azından Ayder'e kadar daha beş saatlik bir yürüyüş olduğunu sanıyordum. Oysa iki saat sonra Rize'ye varmıştık bile. Telefon çaldı. Bengi'yi arıyorlardı. 'Annesi de hafta sonu gelecekmiş, Ordu'da onu karşılayabilirlermiş, köye çıkılacakmış, kuzular, keçiler vs.' Bengi ciyak ciyak bağırmaya başladı: 'Hayır! Keçi meçi görmek istemiyorum. Ben evimi istiyorum! Bilgisayarımı istiyorum. Arkadaşlarımı, oyuncaklarımı, parkımı özledim!' Sanırım bu kadar pastoral yaşam kızıma yetti. İstanbul'a giden otobüsün en arka koltuklarında sohbet ederken kendisine açıkça belirttim; kızının illa da dağcı olmasını isteyen biri değilim. Bundan sonra gene teklif edeceğim, isterse gelir, istemezse gelmez. Bana gelince, zevkten dört köşe olmasam da kızımla olmaktan büyük keyif aldım. Biz erkeklerin çocuk sevgisi kadınlarınki kadar güçlü değil. O yüzden sıcak tutabilmek için birlikte olmak gerekiyor. O zaman insan çocuğuna daha çok alışıyor. Sekiz gün boyunca, altı saatlik zirve çıkışı dışında her anı birlikte geçirdik. Hiç de fena olmadı. Ayrıca yanlarında bir arkadaş olması şartıyla çocuklar dağ koşullarına da gayet iyi uyum sağlıyorlar. Herkese tavsiye olunur.
Detaylı Bilgi İçin:http://www.profesyonelrehberlik.com/?pnum=25&pt=GÖZLERİNİZE İNANIN

GİZEMLİ ÖĞRETİ


LOGO VE MİTOS:
Logomuzda örgütümüzün karakterini anlatmaya yarayan birçok Kalıplaşmış klişelere başkaldırır ve zorla dayatılmak istenen otoritelere karşı duruşu simgeler, popülist söylemlere fırsat vermiyerek, ezberlenmiş ve tekrar edegelen döngüleri kınar.Tıpkı Sisyphos gibi gözleri zirvededir bu nedenle sırtındaki yükü çekmekten yüksünmez. Bu yüzde biz de Logomuzun altındaki olimpik dairelerle; kuşkusuz yeni yaşam oluşumlarını simgeleyen tinsel helezonlar şeklinde dışbükeyleri ön plana çıkartarak sonsuzluğa atıfta bulunmak istedik.Bu sonsuz çizgiler ironik olarak bitişin başlangıçtaki kişioğlunun ilk halini,kişinin kendisine dönüşümünü ve sonundada benliğini keşfetmesiyle açıklanacaktır.İronikolarak kişioğlu bu serüveninde aslında içsel bir yolculuğa çıkmıştır, vekendisini bulmadan da rahat etmeyecektir.Art imgede yeralan dikey ve düşey çizgilerse korkuları yenmişliğin utkusunu vurgular, yeni çözümlemelerle insanı fikirsel ülküleriyle tanıştırarakkişiye kendi özüne dönmenin ilhamını vermektedir, insana verilmiş yaşama dinamiklerinin köklerini keşfetmeye çağırır, bu üst insanla insansıların kesin ayırtlarında gizli kalabilen bir derinlik algısı oluşturur.Tam anlamıyla içselbir diyalektiğin şifreleriyle yazılımı oluşturulurken yetenek ve dehanın sıradışı pekini bu teoremi zamanla geliştirmeyi başarabilmiştir.”
İnsanın uyanışını dilegetiren pek çok diyalektik çağrı ve uzamlar dışbükey yaylarla ifade edilmiştir; bu aynı zamanda kişioğlunun uyanışını da anlatmaya yarar. Zaman-Uzay fikriyle içselleşerek kişioğlunu efendilerine direnmeye davet eder, fakat her mücadele kişioğlunu yıpratır ve yoksunlaştır.Yoksullaşan bireyler böylece yükünü özadanışla kaybederken avcunda kendisinden geriye sadece özlüğü vardır,bu yönüyle kurgulanmış dikey ve düşey uzamlar profilin devrimci özelliğini vurgulamaktadır.Kişi olarak eril bir karakteri simgelemktedir fakat diğerkamlık sözkonusu olduğunda anaç bir tutum da gözümüzden kaçmaz.Hayata karşı duruşu metin ve vakurdur, düşünceleri net ve kendinden emindir.Her nekadar erkek sezgileri olsa bile kadın ruhunu kavrayabilir.Sonsuzluktan içbükey döngülerle kişioğlunun libidosundan bilinçaltı eksenine kayaran duyusalçakralara akan yaşam enerjisi eskilogo ile reklam tasarımlarımız yeniden ve farklı web dizaynlarıyla kullanılarak geliştirdiğimiz bu seyahat markasının yepyeni, modern ve güçlü bir kimliğe dönüşmesi, kanaat önderi ve seyahatsever turistin özdeşleşebileceği,yap yani bir kimlikle tanıştırmak istiyoruz sizi! O yüzden bildiğiniz bütün kişisel gelişim kitaplarını ve yoga tekniklerini unutun.Sadece bize kulak verin...

“Bunca yıl bizden, Profesyonel Rehberliğin gerçekten kaliteli bir marka olduğunu gösteren etkileyici bir tasarım oluşturmamız isteniyordu. Biz de meslek yaşantımız boyunca, bize dikte edilen fikirlere ve klişeleşmiş normlara karşıduruşu simgeleyen yeni bir kurgu geliştirdik.Öyle ki insanların birazcık durup da kendilerine alışageldikleri yaşama tarzlarını birkez olsun sorgulamaları gerektiğine vurgu yapan, felsefi ve idealist yapısıyla sıradışı olarak nitelenebilir . Ancak böylelikle bize dikte edilenlere karşı kendi doğal normlarımızı seçmek ve oluşturmak özgürlüğüne sahip olabileceğimiz düşüncesinden yola çıktık ve bu amaçla eliptik biçimlemelerle hayatın normlarının getirdiği kısır döngü, kıvrımlı kuyruk kullanılarak açıklanmaya çalışılırken, hayatla ilgili aldığımız kararlar ve hayatın akışına gönderme yaptık.

Logomuzdaki Oval formların keskin, kıvrak ve yumuşak dokusuyla ortaya çıkan canlı renkler, sıcak dinamiklerle birleşiminden farklı düşünme tarzlarını çağrıştırması planlanmıştır.OVO adını, Latincede terimsel olarak yumurta manasına gelirken; “Yeni Yaşam Oluşumları” düşüncesine atıfta bulunur; Ancak bu oval oluşum genital bir formdan çok kozmik bir derinlik çemberi çizerek aslında tinsel bir koza yapılanışını önplana çıkartır, bu koza örüldükçe kişioğlu da aslında gerçek kimliğine ve varoluşuna yaklaşacaktır; fakat özdeksel oluşum realitesi mutlaka sufice bir yanışla peerdeyi kapatmalıdır; çünkü başka bir şekilde iz sürüldüğünde ayakizlerinin takip ettiği küller kavranılmaz olacaktır.
Tasarımımızın felsefik dokusunu hazırlarken birçok öğretiden ilham aldık ancak bunlardan bizi ençok etkileyen ON AKIL Teoremiydi.Evrensel bir uzlaşı diyalektiği olan bu felsefi öğretide birçok söylemin özgürce kaynaştığını görürüz;
Kofiçyüsten Paganizme, İsavilikten Museviliğe, Sufilikten ve Bektaşiliğe kadar pek çok inanın alaşımıdır.
Bu ruhsal karışımın kalbinde yine insan vardır; ancak her şeyden önce bu insanın cevaplaması gereken birtakım sorular vardır karşısında! Kuşkusuzki kişioğlu yaşamı boyunca birçok çelişkilerle karşılaşır ve birşekilde türü içindeki sınıfı ,işi ve yaşama tarzıyla tanıştırılır; ancak toplumun kişioğlu için tasarladığı bu sınıf bazen herkesi memmun etmez.İşte daha çok bu sebepten kişioğlu olmak istediği yerin sık sık hayalini kurar, sonrada birgün cesaretini toplayıp yola çıkmaya kararverir.Kişi ne yaparsa yapsın önce kendinden başlamalıdır.yolda sahte benlerle tanışarak bazen cesaretini kaybederek onlarla kalmaya ikna olacak  yada gitmeye karar verecektir. Kişioğlunun önünde yaşamı boyunca çeşitli fırsatlar olacaktır:
Ya sıradanlığı seçip rutine boyun eğecek, oyunu yanlızca toplumun kurallarına göre oynadıkca mutlu olmayı kabulenecektir ya da yolun diğer tarafını düşünecektir.Ama yolun ötesi karanlıktır, kahinlerve kanunyazıcılar çoktan geridönmesini söylemişlerdir bile. O ise zirve ve koyaklardan seğirterek devam etme kararı alır, o esnada biliciler ona bu yolculuğun anlamını sorarlar, anlamsızbir mücadele olduğunu ve yenilgiyi kabul edip geri dönmesini isterler, kişioğlu ya bu çağrıya uyarak geri

dönecektir yada devam edip uçuruma kadar
yürümeyi başaracaktır.İşte gerçek ironi uçuruma kadar gelebilen insanın şimdi
ne merak etmesiyle başlayacaktır, çünkü geriye dönmek de enaz aşağı atlamak
kadar intihardır onun lügatında .Ya kendisini
bu kısırdöngüden çıkarabilecek
bir kurtuluş yolu bulacak ya da … Kişioğlu hayatın yaşamaya değip değmediğini anlamak için bu savaşı birşekilde kazanmak zorundadır, yoksa misyon çökcektir..Çünkü bu sürünün de misyonudur ve gerisinde zinciri kopmuş bir insan enkazı brakacaktır.Bunun adı kısaca İnsanlığın Düşüşüdür…”